20 Temmuz 2015 Pazartesi

2chic AVACADO&OLIVE OIL ULTRA MOIST LEAVE IN CONDITIONING&STYLING ELIXIR

SAÇ KREMİM

Konu kozmetik olunca alışverişlerim sadece bir iki ürün dışında tamamen o andaki maddi ve manevi durumuma dayanıyor diyebilirim :)

Bir kaç vazgeçilmezim var. Fiyatları neyse, içim yansa da alırım. Onun dışındaysa 10 tl'lik rimeller bazen benim için dünyanın en muhteşem makyaj ürünlerine dönüşebilirler. Tamamen o dönemdeki maddi planlarımla ilgili değişiyor alışverişlerim.
Bir de şöyle bir durum var ki, ben sadık bir kullanıcı değilim, her şeyi merak ederim. İtiraf etmek gerekirse promosyonlu ürünler için şampuanımı, kremimi sattığım çok olmuştur.

Saç konusunda da aynıydım:) Ama işte artık yaşın ilerlemesi midir, yoksa saçlarımın bir anda huyları mı değişti nedir, bana çok sorun yaşatmayan saçlarım son bir kaç yıldır sanki daha sert. Özellikle banyodan sonra elektrik çarpmışçasına her bir telin havaya kalma potansiyeli var. Ben de saçlarıma maşa, düzleştirici olabildiğince az uygulamaya çalıştığım için iyice deli bir görüntü çıkıyor ortaya. 
Daha önce şu yazıda bahsettiğim doğala dönme çabalarımın da sonucunda duşta saç kremini de bıraktım, ne yapsam diye düşünürken yaklaşık bir buçuk yıl kadar önce Gratis'te 2chic ultra moist leave-in conditioning &styling elixir  ile tanıştım. 


 Etiket bilgileri de beni tatmin ettiği için ve kendisine nankörlük etmeyip bittikçe yenilediğim yegane ürünlerden olduğundan buradan da anlatmak istedim kendisini. İçeriğindeki bitkisel yağların da organik olduğu bilgisi verilmiş. Sanırım kalbimi çalmasının sebeplerinden biri de bu :)

Benim gibi etiket görmeden ürün alamayanlar için içerik bilgilerini paylaşayım öncelikle:
Aqua, gliserin, cetyl alkol, caprylic/capric trigliceride, stearyl alcohol, dimethicone, e vitamini, panthenol, phenoxyethanol, polysorbate 60, citric acid, chlorophylin-bakır komplexi, esans, aloe vera özü, avakado yağı, liçi meyvesi ekstraktı, zeytinyağı, kinoa yaprağı ekstraktı, shea yağı, ayçiçek yağı, sodyum benzoat. (etikette Türkçe yazmamış, aslında kimyasal isimleri yazıyordu ama bu şekilde daha anlaşılır olacağını düşündüm)


Şimdi içerikte stearyl alkol ve silikon var evet. Bu ikisinden özellikle silikon(içerikte dimethicone diye geçiyor) gördüğüm kremlere şüpheyle yaklaşırım her zaman. 

Çünkü silikonlar fake bir etki veriyor tabiri caizse. Çok çok zararlı olduklarını düşünmesem de siz cildinizdeki ipeksi hissin kremdeki yağlar ve özler sayesinde olduğunu sanarken aslında silikonlar o hissi veriyor. Yani şöyle düşünün, öyle mucizevi ürünlerden bahsediyor ki kozmetik endüstrisi, ilk sürümden itibaren ipeksi yumuşaklık diyor mesela. Halbuki silikonlar o yumuşacık hissi verip sizi yanıltıyor. Bu hafif kandırmacaya giren durum ise hiç hoşuma gitmiyor açıkçası :) Bu konuda görüşleri geçerli olan kuruluşlar dimethiconu güvenli kozmetik hammaddeler arasında gösteriyor. Ancak tam tersini düşünenler de mevcut. Silikonlar sürüldüğü andan itibaren cildi kapatıyor çünkü. Her şey altında kalıyor ve cildin, saçın oksijenle teması kesilmiş oluyor.

Silikon dışındaki içeriklere gelecek olursak, e vitamini ve panthenol(B vitamini de diyebiliriz kendisine) saça ve cilde çok iyi geliyor. Bunlar dışındaki yağlar ise avakado, zeytinyağı vs. nemlendirme etkisi bakımından çok kuvvetli. Ürünün saçtan durulanmaması ise uzun süren yumuşaklık etkisi bakımından önemli.

Ben genel olarak saçımda bıraktığı yumuşak etkiden çok memnunum. Bir de sanki bu ürün saçlarımın uçlarının kırılmasını da azaltıyor gibi hissediyorum. Her banyodan sonra saçımı kuruttuğum için ne kadar istemesem de saçlarıma sıcak işlem uygulamış oluyorum. Bu da doğal olarak kırılmaya sebep oluyor. 

Yukarda da belirttiğim gibi bu saç kremi ile ilgili en çok hoşuma giden ve onu sahiplenmeme sebep olan şey içeriği ve verdiği yumuşaklık :)

Son olarak; yazı kesinlikle reklam yazısı değil, sadece kozmetik önerilerimi devam ettirmek amacıyla yazıldı. Ürün içerikleri sizin için de önemli ise, az biraz doğal olsun, kimyasallardan uzaklaşayım istiyorsanız denemenizi öneririm. 
PS. Bu arada saç tipimi de tarif etmeden olmaz. Kalın telli, boyalı ve uzun saçlıyım. Benim saç tipimde işe yaradı bu ürün.

17 Nisan 2015 Cuma

LONG LIVE KARBONAT!


KOLTUK ALTI DEODORANTINA VEDA, SELAM KARBONAT

Çok uzun bir ara vermiş olmanın hafif utangaçlığı ve yabancılama hissi ile karşınızdayım sevgili Kalp Notası severler. (Severler var mı acaba gerçekten? J)
Yılbaşı yazımı yazdıktan çok kısa bir süre sonra, aslında beklediğim ama yine de beni şaşkın ve ne yapacağını bilemez bir hale sokan bir haber aldım. İçimde bir pirinç tanesi büyümekteymiş meğersem J Bu yeni duruma alışma sürecim beni çok zorlamadı neyse ki. Ama biraz fazla uyku ve genel bir isteksizlik hali getirdi üzerime. Zaten kış mevsimi ile de aram pek hoş olmadığı için uzunca bir süre geçmesini bekledim.

Sanırım sonunda geçti ve şimdi buradayım.
Parfümlerden bahsedip durdum şimdiye kadar. Bugünse kötü kokmamak için ne yapmalı ve ben çok uzun süredir ne yapıyorum onu anlatmak istiyorum.

Artık gündelik hayatta kadın-erkek birçok insanın vazgeçilmezi bir ürün olan koltuk altı deodorantlarının neredeyse tamamının içinde alüminyum olduğunu öğreneli yaklaşık 5 sene oluyor. Ki şansıma ben ondan önce –itiraf etmeliyim ki sırf güzel kokusu yüzünden- Nivea’nın Pure&Naturel serisinden alüminyum içermeyen bir ürününü kullanıyormuşum.



Google’da yapacağınız “alüminyum içeren deodorant” gibi basit bir arama ile alüminyumun zararları ile ilgili birçok makale ile karşılaşabilirsiniz.
Peki madem zararlı, neden kullanılıyor bu alüminyum denilen nane?
Alüminyum içeren deodorantların hepsi anti-perspirant yani terlemeyi önleyici olarak satılıyor. Alüminyum koltuk altında çalışan ter gözeneklerini başarılı bir şekilde kapatıyor ve terlemeyi önlüyor. Böylelikle de ter kokmamış oluyorsunuz. Ancak yapılan çalışmalar uzun vadede alüminyumun vücuda geçtiğini ve hatta vücutta birikme yaptığını söylüyor. Ayrıca alüminyumun hormon dengesini etkilediği, vücutta östrojen benzeri bir etki ile çalıştığı da yine çeşitli makalelerde belirtilmiş. Tüm bunların sonucu olarak da özellikle kadınlarda çok sık rastlanan meme kanserini tetiklediği iddialar arasında. Ancak halen yüzde yüz bir ilişkilendirme mevcut değil, bu sebeple de dünyaca ünlü markalar alüminyum kullanmaya devam ediyorlar ürünlerinde.

Peki benim daha önce kullandığım Nivea Pure&Natural’da ne var? Bunun içinde ise bir antibakteriyel hammadde olan Ethylhexylglycerin&Octenidine HCl var. Ter kokusu aslında terden değil, koltuk altında çalışan-üreyen bakterilerden kaynaklanıyor. Bu hammadde ise bu bakterilerin çalışmasını engelliyor. Terleme doğal yoldan devam ediyor ancak koku sorunu yaşamıyorsunuz. Bu arada Nivea reklamı yapmaya çalışmıyorum, Nivea’nın sadece bu serisinde alüminyum yok, diğer roll-onlarında ise var.
Başka hangi markalarda mı alüminyum var? Rexona, Dove, 8X4, Fa gibi markette karşılaştığınız neredeyse tüm markalarda, Amway ve Avon gibi pazarlamacı aracılığı ile satış yapan markalarda ve yerli üretim birkaç markada alüminyum içeriği gördüm.

Ben uzunca bir süredir hayatımdan ‘bazı’ kozmetik ürünleri uzaklaştırmaya çalışıyorum. Mesela yaklaşık 7-8 aydır duş jeli kullanmıyorum. Yüz yıkama jelimi ayda-yılda bir kullanıyorum ki, bitince yenisini almayacağım sanırım. Şampuanı azaltmaya çalışıyorum. Saçlarımı haftada sadece bir sefer ve bir kere şampuanlamaya çalışıyorum. Bir ara sirkeyi saç kremi niyetine kullandım hatta, oldukça da güzel sonuç aldım J


Ha bu arada duş jeli yerine defne sabunu kullanıyorum. Yüzümü de defne sabunu ile yıkıyorum. Sonuçtan şimdilik memnunum. Sadece saçımda istediğim ya da alıştığım diyeyim hali görmediğim için kullanamadım. Onun dışında aramız iyi J


Böyle böyle kozmetiklerden arınırken koltuk altı deo.mdan da ayrılık zamanı geldi diye düşündüm ve biraz araştırınca bir sürü insanın karbonat mucizesinden bahsettiğini gördüm.
Evet, bildiğiniz karbonat. Şu keklere falan koyulanJ Nasıl güzel sonuç veriyor inanamazsınız. Kullanırken isterseniz ıslak koltukaltlarınıza uygulayabilirsiniz, isterseniz direkt pudra gibi kuruyken kullanabilirsiniz. Terlemeyi ne kadar engelliyor bilmiyorum çünkü henüz yaz mevsiminde kullanmadım ama şu anda gerçekten çok memnunum ben sonuçtan. Eğer duş alamadıysam ve kendimi rahatsız hissediyorsam (kokma konusunda biraz takıntılıyım da) koltuk altlarımı ıslatıp sürüyorum, koku sıkıntısı hiç çekmiyorum öyle zamanlarda bile.


Karbonatla ilgili karşılaştığım tek sorun koltukaltlarımın biraz kuruması oldu. Onu da arada bir krem sürerken koltukaltlarına da krem sürerek çözmeye çalışıyorum. Bu kuruma devam ederse Pure&Natural’a bir dönüş yapar mıyım bilmiyorum. Çok katı değilim açıkçası. Ama karbonatın faydalarını da gördükçe kendisine karşı sevgim katlanarak artıyor J Evde yapılan yüz maskelerinde de çok güzel sonuç veriyor karbonat.
Kozmetikle ilgili birkaç önerim daha olacak. Pirinç tanem izin verdikçe onları da paylaşmak tüm arzum inanın J
Son olarak alüminyumu ürün etiketlerinde “aluminium chlorahydrate” şeklinde görebilirsiniz, bilginiz olsun.
Karbonat ise kabartma tozunun hemen altındaki rafta satılmakta J Dedodoranta verdiğiniz paranın yarısından da azını ödeyip, deodoranttan çok daha uzun süre kullanmak mümkün. Önemle duyurulur!


31 Aralık 2014 Çarşamba

IT'S GOING TO BE LEGEN (wait for it) DARY!

HAPPY HAPPY NEW YEAR!



Öyle içinden umut fışkıran, sürekli pozitif, hep gülümseyen bir insan değilim. Mizah duygumun ve çevremde olup bitenlerle dalga geçme potansiyelimin başarılı olduğu söylense de(!) içimde o ikisinden daha başarılı bir pesimist yaşıyor.

Ama işte bu yılbaşı zamanları, nedense, o pesimiste bir haller oluyor.

Saçma bir umut, Polyanna’yı yemiş bitirmiş bir mutluluk halleri doluyor bünyeye. Ertesi günün gelişi kadar doğal olarak yeni bir yıl geliyor. Ki içimdeki Polyanna böyle zamanlarda “Her yeni sabaha uyanmak başlı başına bir mucize değil mi Zeynep allasen?” diyorJ

Nisan ayında blogu açtığımdan beri imkanım olan her gün baktım buraya, yazılarım okunuyor mu acaba diye J Bazı günler o kadar çok ziyaretçi geldi ki şaşkınlıkla ekrana bakakaldım. Bazı günler 10 kişiden öteye gidemedi, kimselerin ilgisini çekmiyorum herhalde dedim.



Daha çalışkan biri olsaydım eğer, bu posttan bir önce büyük ihtimalle en güzel kış kokuları listesi okunmuş olacaktı buraya uğrayanlar tarafından. Ama olamadım maalesef. Boş zamanlarını efektif harcama yetim doğuştan kusurlu. Plan yapıp da uymuşluğum olmadı çok şükür J O yüzden de ‘new year resolutions’ listesi yapmaktan vazgeçtim son birkaç yıldır.

Şu birkaç paragraftan da anlaşılacağı üzere, bu sefer konu parfüm değil, yeni yıl!
Buraya tesadüfen yolu düşenlerin ya da düzenli olarak uğrayanların, kısacası sesimi duyan herkesin, 2015’in sonunda “geçirdiğim en muhteşem yıllardan biriydi” demesini dilerim.


Kendinizi daha çok seveceğiniz ve de hak ettiğiniz kadar sevileceğiniz, takdir göreceğiniz, peşinden koştuklarınıza ulaşacağınız, yeni pişmiş kek kokusu hissinde bir yıl olsun 2015.

Parfüm kokusundan ya da dünya üzerindeki türlü türlü güzel kokudan daha önemli, daha değerli bir şey varsa o da yemek kokusudur! Mutfağınızdan çeşit çeşit yemek kokuları eksik olmasın.
Sevgiler, mutlu yıllar ♥


3 Aralık 2014 Çarşamba

THE BODY SHOP WHITE MUSK FOR MEN


BEYLER!

Erkek parfümlerinin hepsinin birbirine benzemesinden siz de sıkıldınız mı beyler? Kolonyanın değişik versiyonlarını size çok gören endüstri de sıktı artık değil mi? Bir tarafta Gio’dan türemiş aquatic-fresh yönler, bir tarafta da 1 Million’dan türemiş tatlı baharatlar. Hepsi bu mu peki? Endüstri kozmetik konu olduğunda hep yaptığı gibi yine kadınlara mı çalışıyor?



Artık tüm erkek parfümlerini birbirine benzetmeye, “Aman hepsinin sonu aynı işte, ilk başta ferah bir notayla açılırlar, sonra çiçeksi-baharatlı heyecanlandıran bir orta nota derken biraz vetiver, biraz paçuliyle sert ve sıkıcı bitişlerini gerçekleştirirler” diyordum ki onunla tanıştım. Bugüne kadar tanıdıklarıma hiç benzemiyordu. (Selam ben Issız Adam’dan Ada J)

Yıllar olmuş aslında piyasaya çıkalı. Bir iki yerde duymuştum methini ama hiç koklamamıştım.

Geçen hafta arada bir gelen “Dur gidip bir şeyler koklayayım, yeni neler varmış?” duygusuyla geziniyorken Body Shop’a girdim. Yan yana kokulara bakarak “Bunu biliyorum, bunu da biliyorum, bu zaten yeni değil” diye ilerliyordum ki kendimi erkeklere ayrılmış minik kısımda buldum J

Sonra kendisi ile göz göze geldik. “Aa bi yerden tanışıyor muyuz sizinle?” dedim. Sade, gösterişsiz şişesi çok hoşuma gitmişti açıkçası. O da “Kadın versiyonuma olan hayranlığınızı biliyorum, duyuyorum yan raftan, ama sizinle hiç tanışmadık” dedi. “E tanışalım o zaman” dedim ben de.

Ve tanıştık…

“Bazen ne kadar saçma şeylere vakit ayırıyorum, niye defalarca girdiğim şu mağazada sizi bir kere bile koklamamışım şimdiye kadar?” dedim. Kibarca, nazikçe, hep yaptığı bir şeyi yaparmış gibi göz kırptı. Tam bir beyefendi gibi “Tanıştığımıza çok memnun oldum.” dedi. 


Ben çok uzun zamandır beni böylesine etkileyen bir erkek parfümü koklamadım.
The Body Shop White Musk for Men, kim kullansa sonsuza dek ona ait olacakmış gibi bir kokuya sahip. Kullanan erkeğe “Sen doğuştan böyle kokuyor olabilir misin?” diye sorular soracak hale bile getirebilir insanı. Hani teni öyle kokuyormuş gibi. Ten kokusu gibi. (Ya da ben yine bir kokuda kendimi kaybettim!)

Parfümün künyesi;

Koku Ailesi: Aromatik
Üst Nota: Lavanta
Kalp Notası: Yasemin, Sardunya
Dip Nota: Sandal Ağacı, Tonka fasülyesi, Musk, Vetiver

Parfümü bileğime sıkınca aldığım yumuşak, kadifemsi kokuya bayılmamdan başka bir şey daha var aslında. Yine bir tanıdık gelme duygusu. Bu sefer hayranı olduğum parfüm Prada Iris’i anımsadım.
( Hemen notalarını kontrol ettim ama notalarda Iris çiçeğine rastlamadım. Biraz şaşkınım açıkçası. Halbuki çok emindim içeriğinde Iris olduğundan L )

Prada Iris’i bir erkeğe uygulamak istesen ne hale getirirdin sorusunu bana sorsalardı eğer büyük ihtimalle onlara The Body Shop White Musk for Men benzeri bir koku sunardım.
Yalnız notalarda belirtilen lavantayı hiç almadığımı söylemem lazım. Lavanta kokusundan çok hoşlanmadığım için belirtme gereği hissettim. 

Sade şişesi, ulaşılabilir fiyatıyla şans verilmeyi fazlasıyla hak eden bir koku White Musk for Men. Günün her saatinde kullanıma uygun bence. Tek sorun kalıcılığı olabilir ki, bu Body Shop ürünlerinde genel olarak yaşanan bir sıkıntı. Bunu da kofre setini kullanarak aşabiliriz diye düşünüyorum. 

Kokladığımdan beri öyle bir haldeyim ki her gün bu kokuyla yaşasam sıkılmam sanki.

Şimdilerde planım parfümü eşime alıp burnumu boynuna yapıştırmak hatta J
Yılbaşı için de çok güzel hediye olur bundan, aklınızda bulunsun. 

16 Kasım 2014 Pazar

EVLENİYORKEN

GELİN

Açık konuşmak gerekirse evliliğe inanmıyordum. Bu kurum benim için iki kişinin mutlu bir hayat sürmesinden çok, bu ikilinin "Biz birlikte olduğumuzu sülalelerimize duyurmaya karar verdik, salon mobilyalarımız hakkında 100 kişinin görüş bildirmesine, çocuğumuzun ne zaman olması gerektiğine de çevremizdeki yakın uzak akrabaların karar vermesine hazırız. Ha bu arada hayatı birbirimize zindan etmeye de niyetliyiz." deklarasyonu gibiydi.

Büyük konuşmuşum... Şurada anlattığım beyle tanıştıktan çok kısa bir süre sonra sülalerimize evlenmek istediğimiz haberini vermiştik bile J Neyse, evlilikle ilgili söylediklerim bir sürü insanın hayatı için hala geçerli. Şanslılardan ve mutlulardan olmanızı umuyorum bu yazıyı okuyorsanız.

Evlilik denilen şeyin kötü yanlarından değil de güzel, insanı hayallere daldıran kısımlarından bahsedelim. Mesela gelinliklerden!



İster 5 yaşından beri nasıl bir gelinlik giyeceğini biliyor ol, ister ‘Ne evliliği yaa’ diye konuşan kızlardan.
O teklif geldiği gün aklından(benimkinden) sadece şu geçiyor: “Allahımmm nasıl bir gelinlik giyicem ben? Kesinlikle çok farklı olmalı. Bir kere herkese benzememeli, farklı olmalı(neticede gelin oluyorsun ne kadar farklı olacaksın Allah aşkına diyemedim tabii kendime) Ben o dalga geçilen kafasına kuş yuvası koyulmuş gibi duran gelinlerden olmayacağım. Sade olucam ben, sade… Sade…sade…” (Sade diye diye kafayı yedi(m), yazıkL)

Tüm bunları düşündükten sonra kendinle kaldığında yaptığın ilk şey google amcaya danışmak oluyor. Yaz kızım; “Gelinlik modelleri.” İşte bu hatayı yapmayın sevgili sade severler. “Wedding dresses” falan yazın. Ya da “wedding gowns” yazın. Gerçi İngilizce yazacaksınız da ne olacak, ya vintage dünyasına dalıp “Allahım burada niye böyle şeyler yok” diye ağlayacaksınız ya da Pinterest denilen kuyuya düşüp, düğün bitene kadar oradan çıkamayacaksınız. Pinterest çok tehlikeli yalnız aklınızda bulunsun J

Nereden mi biliyorum? Tabii ki kendimden. Düğün sonrasında artık doğru yalan orasını bilemiyorum tabii ama bir sürü insandan güzel olmuşsun sözleri işittim. Peki inandım mı? Hayır! Aylarca rüyamda düğünümü gördüm. Her defasında saçımı başka makyajımı başka türlü yaptırabildiğim için seviniyordum. Düğünden aylar sonra düğün videomuzu iç rahatlığıyla izleyebildim hatta. (Bende dertler derya, buradan da anlaşılacağı üzere)

Neyse, kendi bunalımlarımdan çıkardığım sonuçları paylaşmak, gelin olacak arkadaşlara ufak da olsa yardımcı olmak, biraz da fikir vermek ve tabii ki parfüm önermek için görevimin başındayım J

Evlendiğiniz adamdan eminseniz (“herhalde eminim” demeyiniz çünkü öyle olmayan çok kadın var) düğünle ve evlilikle ilgili düşüneceğiniz iki şey olsun. Bir gelinlik, iki saç-makyaj. Gerisi inanın hiiiç önemli değil. Evin içine geçince de alınır 8 parça tencere takımı. Bunlara takılmakla sakın zamanınızı harcamayın! Hele hele “Koltukların ayaklarının mobilya rengi ile masa takımının mobilya rengi neden aynı değil, Allahım neden?” diye kendinizi parçalamanıza hiç gerek yok. Çok kısa bir süre sonra onları görmeyeceksiniz bile. (Artık bunu da nereden bildiğimi söylememe gerek yok sanıyorum :o )

Gelinlikle başlayalım. Gelinlikler genelde üç ana modele ayrılıyor: prenses modeli, a-kesim ve balık. Her birinde de muhteşem güzellikte modeller bulunabilir. Ben mesela mağazadan içeri girer girmez ‘prenses modeli istemiyorum’ diyordum. En azından üzerimde nasıl durduğuna bir bakabilirmişim. Üç modelden de birer tane deneyin. Hangisi size, vücudunuza, tarzınıza uygun bir bakın. Ondan sonrasında girdiğiniz yerlerde ‘prenses göstermeyin, a-kesimlere bakacağım’ dersiniz.
Hem böylelikle düğünden iki ay sonra bir arkadaşın düğününe gidip “Ayyy ben de mi prenses/balık/a kesim gelinlik giyseydim acaba?” demezsiniz benden söylemesi.

Benim en beğendiğim prenses, balık ve a-kesimler şu şekilde:


Gelelim makyaj-saç konusuna. Eğer kendinize güveniyorsanız makyajınızı kendiniz yapın. Al sana bir pişmanlık daha. “Kendi yaptığım makyajla çok daha mutluyken neden o takma kirpikleri taktım ki” diye düşünüp durursunuz sonradan. “Ama bizim takma kirpiğimiz ipekteeen, hiç rahatsız etmiyooo” diyecekler. İnanmayın!

Makyajı kendiniz yapmak istemiyorsunuz, ok. O zaman etrafınızı iyice dinleyin ve sizin istediğiniz gibi makyaj yapan birileri var mı araştırın. Kesinlikle prova yapın. (Bağğzı meşhur markaların mua(make up artist) ları pek havalı oluyor, gözünüzü korkutmalarına izin vermeyin.)Hatta provada karar verdiğiniz konuları not alın ki, provada “eye-linerınızı ince çekelim” diye karar alıp, düğün günü heyecandan bunu muaya hatırlatmayı unutup iki parmak kalınlığında eye-linerla Amy Winehouse’a selam çakmayınJ

Biz Türkler yaratılıştan olsa gerek abartıyı pek seviyoruz. En hafif makyajı yapacağım diyen mua bile makyajın sonlarına doğru elinde simli bir göz kalemiyle “ay son rötuşları yapayım” demeye başlıyor. Bol bol fotoğraf gösterin bir de. Hoş siz istediğiniz kadar fotoğraf gösterin muacığım aklında ne varsa ezberden o makyaja başlıyor ama önceden örnek göstermiş olursanız makyaj bittiğinde carlama şansınız olur J

Seçtiğim&Beğendiğim makyaj örnekleri de burada.


Ve işte sıra dalga konusu olmakla prenses olmak arasındaki çizgiyi belirleyen şeyde. Saç!
Burada da önemli kriter nasıl mutluysan öyle kalsın olmalı. Günlük hayatında saçlarını asla toplamayan insanın sımsıkı bir topuzla başını ağrıtması çok saçma. Yaptım mı? Tabii ki evet J
Kuaförün laubalilikle samimiyeti ayırabilen biri olması ve saçlarınızı yaparken sizinle gerçekten ilgilenmesi çok önemli. Kulak veriyor mu söylediklerinize yoksa o da ezberden bir gelin topuzu yapmaya yemin mi etmiş mesela? Önemli şeyler bunlar.

Saçla ilgili de çok beğendiğim birkaç örnek burada.



Parfüm belki de akla gelen son şey böyle bir günde. Benim aklımdaydı tabii ki J Parfümden çok o günü bir koku ile hatırlama isteğiydi aslında benimki. Parfümlerin hayatımın belirli dönemlerini hatırlatmasına bayılıyorum J Tavsiyem düğün günü ilk defa kullanmayın seçtiğiniz parfümü. Daha önceden teninizde nasıl durduğunu ve sizi nasıl hissettirdiğini test etmiş olun muhakkak.
Parfümün sizi iyi hissettirmesi çok önemli. Ne bileyim bir koku vardır, çok seviyorsunuzdur ama başka başka anıları vardır sizde. Ne gereği var di mi? O günü hatırlamak varken?

Şöyle bir yol izleyebilirsiniz. Mesela dans için bir kareografi çalışılacak. Derse giderken, seçtiğiniz parfümü sıkın. Ya da düğün mekanına provaya gidilecek. Yine seçtiğiniz kokuyu kullanın. Sonrasında üzerinden yıllar bile geçmiş olsa o parfümü kokladığınızda eşinizle düğün mekanındaki provayı ya da ilk dansınızı hatırlayacaksınız. Ayy ne güzel di mii

Gelelim parfümlere;

Benim ilk önerim Guerlain Idylle. “Öyle bir kokmak ki adeta bir gelin için yaratılmış olmak” diyorum bu parfüm için. Çok sevdiğim kokulardan biridir kendisi. Biraz fiyat olarak abartılı gibidir ama parfümün fiyatını hiç bilmeseniz de onu koklayınca lüks, pahalı, ihtişamlı bir şey kokladığınızı düşünürsünüz. Zarif, narin aynı bir gelin gibi kokar Idylle.


İkinci parfümümüz Prada Infusion D’iris. Kendisine karşı olan aşkımı daha önce şurada itiraf etmiştim. Iris, sade kadınların tercihi olur gibime geliyor. Topuklu ayakkabılarıyla her sabah bakışıp, evden çıkarken yine botlarını ayağına geçiren kadının gelin verisyonu Iris kullanır düğün gününde.


Tresor in Love var üçüncü sırada. Tresor malum artık bir efsane olmuş durumda. Tresor in Love ise onun küçük kızkardeşi gibi. Daha naif. Meyve&çiçek karışımı insanın içini açan bir koku.


Dördüncü önerim Chloe EDP. Bir gelin gül kokmaz da ne kokar değil mi? Kendisinin hikayesi de şurada mevcut.

Beşinci ve son öneri çook eskilerden bir parfüm, Gucci Rush 2. Hala satışta mı bilmiyorum. Ama eğer karşılaşırsanız kesinlikle koklayın. Frezya denilen çiçeğe aşık olacaksınız! Hatta elinize de bir Frezya buketi alırsınız bahardaysa düğün. Bak yine duygulandım ♥ J



Benden bu kadar. Yine upuzun bir yazı oldu. İşinize yaramasını umuyorum önerilerin. Ve parfümlerin tek bir beğeni tarzında yoğunlaştığının farkındayım ama kafamdaki gelinlere vanilyalı parfümler yakıştıramadım. 

Evlenen herkesin şansı bol olsun. Çoook mutlu olun inşallah!

PS. Bahsettiğim parfümlerin incelemelerini de yazmak niyetindeyim. Umuyorum en azından J


 (Görseller Pinterest, Pronovias ve cosmopolitan.com dan. Pinterest dünyasına ne kadar laf etsem de kopmanın pek imkanı yok gibi :) wedding boardı için tık)

20 Ekim 2014 Pazartesi

MY BURBERRY

TÜRKİYE’DE İLK DEFA KALP NOTASINDA!

Başlangıcı bir şeyi ilk defa yapan insanlardaki zafer havasını hiçbir zaman anlayamamamdan mütevellit, “İlk ben yazdım! Yerli bloglar içinde ilk yazan benim!” diye sayıklayarak yapmak istiyorum izninizle.
Ve eğer benim fark etmediğim yerli bir blogda bu parfümle ilgili yorumlar yapıldıysa da çok çok özür diliyorum yazardan.


My Burberry, Burberry’nin en son parfümü. Cânım Francis’in son işlerinden biri. (Francis de benim kendisine olan hayranlığımdan baya etkilenmiş duyduğuma göre. Çok yakında Ankara’nın yağmur ardından nasıl koktuğuna dair bir parfüm yapacakmış benim için. Dior olsun, Chanel olsun, efendime söyleyim Guerlain olsun hepsi peşindeymiş, Ankara’nın yağmur sonrası kokusunu kendi isimleriyle çıkarmak için. Ben Chanel’den yanayım. Reklamında da Chanel’in klasik tüvit takımlarından biriyle, boynumda inci Chanel kolyelerle Tunalı’da poz vermek istiyorumJ)

Londra bahçelerinin yağmur sonrası kokusundan esinlenilerek yaratıldığı söyleniyor My Burberry’nin. Henüz Londra’yı görme şansına erişemedim. (Sevgilim? duyuyor musun? J) O yüzden Londra’nın yağmur sonrası nasıl koktuğu hakkında pek bir fikrim yok.
Aslında parfümle ilgili söylemek istediklerimi bir türlü toparlayamamıştım, hatta pek bir fikrim yoktu aynen Londra gibi ama dün bir kez daha kokladıktan sonra biraz oturdu aklımdakiler.

Öncelikle, My Burberry birkaç kez koklandıktan sonra satın alınmaya karar verilmeli. Aslında her parfüm öyle olmalı ama My Burberry biraz detaylarında saklı. Özellikli bir parfüm olduğunu ilk koklamada fark etmeniz biraz zor olabilir. Tek düze gibi, çok hareket etmeyen bir koku gibi gelebilir.

Biraz daha ona şans tanıyarak ve parfümü aşama aşama değerlendirmeye çalışarak koklarsanız, Francis Kurdijan sanatının incelikleriyle karşılaşacaksınız. Kendisine hayranlığımın başlıca sebebi parfümlerinin katman katman olması. İnce bir işçiliğin eseri olduğunu ve ürünün kalitesini koklayarak fark ediyorsunuz.

Benim için My Burberry de tıpkı Dolce gibi kremsi bir çiçek kokusuydu ilk koklayışta. Ama zaman ilerledikçe Dolce’nin aksine kokuda hareketlenmeler olduğunu fark edip ‘hımm bi daha koklayım, dur bir kez daha bakayım’ diyip durdum. Hele dip notaları o kadar yumuşak bir his veriyor ki, sadece dip notada bıraktığı iz için bile koleksiyona eklenebilecek bir parfüm My Burberry.

Parfümün Künyesi:
My Burberry
Çıkış yılı: 2014
Parfümör: Francis Kurkdijan
Üst Nota: Itırşahi(tatlı bezelye çiçeği), Bergamot, Mandalina
Kalp Notası: Sardunya, Frezya, Ayva
Dip Nota: Paçuli, Damask Gülü, Gül

Notalardaki ıtırşahi ya da bezelye çiçeği yeni bir nota benim için. Diğer notalar içinse tek tek başlangıç şöyleydi, bitiş böyleydi diyemiyorum bu kez. Dediğim gibi başlangıçta tok ve açılmayan bir koku sanıyorsunuz ama zaman ilerledikçe açılıp yumuşamaya başlıyor. frezya kokusunu çok sevdiğim ve iyi tanıdığım için onu hissettiğimi söyleyebilirim ama J Bir de tabii gülü. Gül de yumuşacık bir etki ile katılmış parfüme.

My Burberry’nin kokusundan bahsettikten sonra, sıra şişesinde, reklamında ve Kate Moss’da!


Parfümün şişesinin kapağı ikonik Burberry trençkotunun düğmelerinden ilhamla bej  rengi seçilmiş. Kapak sanki bir düğmeyi kalınlaştırmışsınız gibi duruyor. Ayrıca şişenin boynundaki fiyonk da Burberry trençkotlarının üretildiği fabrikadan direkt alınıp kullanılmış. Efsane trençkotların kumaşı kullanılmış yani. (Burada rencide edici bir durum da yok değil sanki. Kimi insanlara bir Burberry trençkota en yakın olabileceğiniz an bu şişeyi elinize aldığınız an demişler sanki J Aynen Elie Saab parfümünde olduğu gibi, trençkotu alamıyorlarsa parfümünü alsınlar meselesi yani J)

Bu güzel şişeli parfümün tanıtım yüzleri modanın kraliçesi Kate Moss ve yeni yetme Cara Delevingne. Açık konuşmak gerekirse Cara’dan pek hoşlanmıyorum. Proje çocuklar gibi geliyor bana. Karl Lagerfeld’in gözdesi olmalar, kendinden yeni Kate Moss diye söz ettirmeler, asi kız havaları falan ne kadar gerçek diye düşündürüyor. Gerçi Kate Moss’u tanımayan bir nesil var ve onlar beğeniyor olabilirler ama sen kim yeni Kate Moss olmak kim sevgili Cara diyorum J

Şu satırlardan anlaşılacağı üzere fena bir Kate Moss hayranıyım. İlk meşhur olduğu dönemler benim çocukluğuma denk geliyor neredeyse. Ama sonrasında yani moda bende yavaş yavaş bir ilgi alanı olduğundan beri kendisini hayranlıkla takip ediyorum. Kendisinin yeri doldurulamaz bir moda ikonu olduğunu düşünüyorum hatta. Nasıl doldurulsun ki? Kadın tek başına ugg botları, babetleri ve skinny jeanleri moda yaptı. Arada “hiçbir şeyin tadı zayıflıktan daha güzel değil” (nothing tastes as good as being skinny) falan diye şuursuz laflar da ediyor ama onu da artık bağımlılıklarına veriyor ve bir şey demiyorum J

Yeni yetme Cara ve queen Kate Moss  My Burberry için bir araya gelip ses getiren bir reklam filmine imza attılar. Üstlerinde birer trençkotla tabii ki. Bir de reklamın bir yerinde bir tane trençkotla üzerlerini örtüp sanki yağmurdan korunuyormuş havalarına giriyorlar. Ama stüdyodalar. Büyük ihtimal yukardan biri bir şişe suyu döküyor o sırada J O kısımdaki şuursuzluk hariç (Testino’nunda mı minik sevimli bağımlılıkları var acaba? J) reklam filmi de başarılı.



My Burberry kokusuyla, reklam kampanyasıyla ve hikayesiyle son yılların en iyi çalışılmış parfümlerinden biri. Bu emek karşılık görecek mi, My Burberry bir fenomen olacak mı, ilerleyen zamanlarda göreceğiz.

Son olarak trençkot denilen efsane giyecek ile bitirmek istiyorum. İçinizde ister pijama, ister gece kıyafeti olsun bunu üzerine geçirince hoop oluyorsun bir İngiliz düşesi. Adeta sihirli bir kıyafet. Neyle kombinlersen onunla müthiş bir uyum sağlıyor. Sneaker, blue jean ikilisinin üstüne de oluyor, etek ceket takımının üstüne de.
  Bu arada trench hendek, siper anlamına geliyor. Trench coat aslında birinci dünya savaşında siperlerdeki askerlerin üzerine giymesi için tasarlanmış bir üniforma. Daha hafif olması sebebiyle kalın kabanlar yerine trençkotlar giyilmiş Fransız ve İngiliz askerler tarafından. Ve tabii ki rengi asker yeşiliymiş ilk tasarlandığında. Thomas Burberry, yani Burberry’nin temellerini atan beyefendi  su geçirmeyen gabardin kumaşı icat edip üstüne bir de bu kumaşla dikilmiş trençkotu askerlerin ihtiyaçlarına yönelik detaylarla bezeyip İngiliz ordusuna sunmuş. Omuz detayları mesela apoletler içinmiş. Savaş sonrası askerlerin trençkotları günlük hayatta da kullanmaya başlamasıyla iyice hayatımıza girmiş trençkotlar.


Trençkotların Burberry ismi ile anılması da bu sebepten yani.
Burberry trençkotların şimdilerde fiyatları 4500-5000 TL arasında ülkemizde. Ama neyse ki Zara ve Mango var J Gerçi elinizi attığınız her mağazada en az iki model trençkot göreceğinizden eminim ben. 
En güzel modelleri ile bu uzun yazıyı bitirelim ve buraya kadar okuyan herkese çok teşekkür edelim.










(Görseller Burberry web sitesi ve Pinterest’ten alınmıştır.)